|
HUTBE - Hz. Muhammed (s.a.v.) (Al-i İmran:32)
Muhterem Müslümanlar!
Cenab-ı Hak, varlığını ve birliğini insanlara duyurmak için zaman zaman Peygamberler göndermiştir. Bu Peygamberlerin içerisinde Hz. Muhammed (s.a.v.)'in müstesna bir yeri vardır. Bütün Nebiler ve Rasuller O'nu müjdelediler. Bütün semavi kitaplar ondan söz ettiler. Yani bütün nebiler O'nun teşrifatçıları, inen kitaplar da O'nun nübüvvetinin birer şahitleridirler. O imansızlığın, ahlaksızlığın, zulmün ve cehaletin insanlığı kapladığı bir zamanda, bir hidayet meş'alesi olarak geldi. Peygamberlik kapısı O'nunla kapandı ve mühürlendi. O insanlığın da Peygamberliğin de zirvesinedir. Hiç bir kalem onu tasvir, hiç bir boya onu tavsif edemez. Yine O'nu isim olarak taşıdığı mübarek "Muhammed" kelimesi tavsif etmektedir. Bizzat Allah O'nu övmüş ve yaratmıştır. O "habib" yani sevgili makamındadır.
Muhterem Müslümanlar!
Allah (c.c.), Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bilinir ve O'nun tarif ettiği yoldan gidilme şartıyla bulunur. Yani Allah'a giden yol, Hz. Muhammed (s.a.v.)'den geçer. Zatı uluhiyyeti tasdikle başlayan kelime-i tevhid; risalet-i Muhammediye'yi tasdikle son bulmaktadır. Bu demektir ki, Hz. Muhammed (s.a.v.)'siz tevhid olmaz, Muhammed (s.a.v.)'siz tevfik olmaz, Muhammed (s.a.v.)’siz muhabbet olmaz.
Nitekim Al-i İmran Suresi ayet 32'de şöyle buyurulmaktadır. "De ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın..."
O, zahirde ümmi idi, okuma yazma bilmezdi. Gerçekte ise Ümmül “Kitap"tı. İlimler deryası idi. Zaten
O'na kim hocalık yapabilecekti! Kim O'na neyi, ne ile öğretecekti. Evet mevcut mahlukun hiç biri O'na hocalık yapamazdı. Zira O'nun üstadı bizzat "ezel ve ebed" sultanı olan Allah'tı.
O bütün ilimleri kuşatmıştı, ilimler O'nu kuşatamazdı.
O diğer Peygamberler gibi bir kavmin, bir milletin değil, topyekün insanlığın Peygamberidir. Cihan mürşididir. Zaman-ı saadetinden dünyanın sonuna kadar olan devir, "devr-i Muhammedi"dir. Mü'mini de, kafiri de O'nun ümmetidir.
O'nu kabul edenlere "ümmet-i icabe", etmeyenlere "ümmet-i davet" denilir.
O'na "Abdullah'ın oğlu Muhammed" gözüyle bakanlar yıkıldılar, O'nu "Muhammed'ün Rasulüllah" görenler bahtiyar oldular.
O'nun hayatı; edep, nezaket, iyilik, temizlik, sevgi, şefkat, merhamet, ihlas, samimiyet, vefa, doğruluk ve diğer faziletlerle dolu bir hayattır. Nitekim Allah (c.c.) O'nu beşeriyete takdim ederken:
Şüphesiz sen büyük ahlak, büyük seciye ve büyük fazilet üzerinesin(1) buyurmaktadır.
Evet O alemlere rahmet olarak geldi, sevgi ile baktı, merhametle sine açtı, şefkat saçtı.
Muhterem Müslümanlar!
İki cihan güneşi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizi bizzat Allah (c.c.) sevmiş, O'ndan razı olmuş ve kendisini de razı edeceğini va'd buyurmuştur. Duha Suresi'nin 5. ayetinde: "Ey Rasulüm! Muhakkak Rabbin sana verecek ve sen de razı olacaksın." buyurmuştur. Bu da ahirette kendisine Makam-ı Mahmud'un, yani şefaat makamının verileceğine işarettir. Bir hadis-i şerifte: "Rabbim bana, razı oldun mu? buyuruncaya kadar ben şefaat edeceğim."(2) buyurmuştur. Bundan daha büyük, daha yüksek bir mertebe olur mu?
Muhterem Müslümanlar!
Böyle bir Peygambere ümmet olmak ne büyük bir bahtiyarlık ve ne büyük bir şereftir! İnsanoğlu gelişinde gidişinde, maddesinde manasında, edebinde erkanında O'na uymadıkça hüsrandadır, felakettedir. Beşeriyetin ebedi huzur ve saadete kavuşması ancak O büyük insanı her zaman ve mekanda, her işte ve her halde örnek almakla mümkündür. O bizim ebedi hidayetimizdir, halaskarımızdır. İslam'ın hakikatını, hayatın ve mematın zevkini bize O öğretmiştir. Kalbimizin tek zineti O'nu hatırlama, dilimizin biricik virdi O'nu anmak olmalıdır. O'nsuz nasıl yaşarız? Allah cümlemizi şefaatine mazhar buyursun! Amin!
1) Kalem: 3 2) Sabbetuttefasir, 3/573 DİYANET Sazak - 5 Mayıs 1995 |