Geçenlerde işittiğim bir hadise üzerine uzun uzun düşünmek zorunda kaldım. Doğu illerinin birinde devlet erkânı bir araya
gelir.
Valiler, kaymakamlar, komutanlar, bürokratlar... Bir ara söze karışan etkili bir isim, Fethullah Gülen hakkında ileri geri
konuşmaya başlar. Söylediklerinde ne bilgi vardır ne de görgü. Gel gör ki, burası Türkiye; yani bilenlerin konuşmadığı,
konuşanların çok şey bilmediği bir ülke. Mesele biraz uzayınca bir hanımefendi söz alır. Çok basit bir soru sorar: “Efendim,
hakkında bu kadar konuştuğunuz insanın herhangi bir kitabını okudunuz mu?” Herkes şaşırmıştır. Bir bayanın cesaretine hayran
kaldıkları kadar, ağzı ile kulağı arasında yeryüzü ile gökyüzü arasındaki kadar mesafe bulunan muktedir bir adamın
suskunluğuna da şaşar kalırlar. Hanımefendi ikinci bir soruyla devam eder: “Bahsi geçen okullardan herhangi birini gördünüz
mü? O okullardan mezun bir delikanlıya rastladınız mı?” Sorular peş peşe geldikçe, nezaket dolu cümlelerin altından derin bir
bilgi süzülür ve odaya hâkim olur.
Bu hadise üzerine yıllar önce şahit olduğum bir manzarayı hatırladım. Kültür-Sanat servisinde Gülen’in kitapları ile
ilgili bir haber çalışılıyordu. Hikmetinden sual olunmaz deyip acıyarak yazılarına göz atmak zorunda kalınan saldırgan bir
kalemi arayarak birkaç soru tevcih edildi. Hiç unutmam sorunun biri şöyleydi: “Gülen’in kitaplarından hiç okuduğunuz oldu
mu?” diye sorulduğunda telefondaki yazar, “Ne diye okuyacakmışım. O benim kitabımı okumuş mu ki!” deyiverdi: “Ama o sizin
hakkınızda her gün yazı yazmıyor” denilemedi; telefon kapanmıştı...
Aslında konu sadece Hocaefendi ile ilgili değil. Türkiye’de körü körüne yapılan düşmanlıklar var. Sağda da var, solda da
var. Kan davasını andıran yazıların, konuşmaların özünde çoğu kez bilgi kırıntısı bile yok. Aydınların sessizliği cahillere
cesaret veriyor. Tarih boyunca zorbalar, güçlerini aydınların sessizliğinden almıştır. Aydın duruşundaki heybet, asalet ve
celadet en azgın diktatörleri dize getirmiştir. Ne var ki birkaç asırdır bizde aydın, haklının (velev ki bu haklı, bizim
dünya görüşümüze uygun bir insan olmasın) yanında değil, yandaş kabul ettiği güçlünün yanında mevzilenerek ayakta durmaya
çalıştı. Rahmetli Adnan Menderes için “Siz kimsiniz ki bu ülkenin başbakanını yargılıyorsunuz” deseydi 27 Mayıs faciası
yaşanmazdı denir. Doğrudur! Menderes gerçek bir beyefendiydi, devlet terbiyesi almıştı. Halk, ona yapılan haksızlığı sessiz
hıçkırıklarla izlemek zorunda kaldı. Aydın mehabeti yoktu çünkü! Tankların gölgesinde canını kurtarmaya ahdetmiş erbab-ı
kalem, darbecilere methiyeler dizmeyi tek çıkar yol sanıyordu. Oysa her fırtına bir gün dinecek ve geriye yazılanlar, hatta
gizli fısıldaşmalar kalacaktı.
İtiraf etmek lazım ki onca halk desteğine rağmen sağ, hep çekingen davranmış; hatta çoğu kez korkuya kapılmıştır.
İktidarken bile “muktedir”lerden endişe etmiş, haksızlığa çoğu kez boyun eğmek zorunda hissetmiştir kendini. Soldaki
hırçınlığı ve o hırçınlıktan kaynaklanan cesareti anlamak ne kadar zorsa, sağdaki sünepeliği ve bu sünepelikten kaynaklanan
gafleti anlamak da o kadar zordur. Hakkı haykırmak ille de bangır bangır bağırmak anlamına gelmez. Bir asil duruş, bir ciddi
bakış, bir nazik soru, bir hâkim cevap bile yeter çoğu zaman.
Çığırtkanların âvâzı, karşısındakine bir gerçeği duyurmaktan çok, kendi korkularını bastırmak içindir. Aydın cesareti
başka bir şey! Bilgiye dayalı bir nezaket, stratejiye dayalı bir hareketten bahsediyorum. Ve öyle sanıyorum ki; bugünlerde
aydın cesaretine her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuluyor. En azından doğu illerinden cesur bir Hanımefendi’nin ortaya
koyduğu cesaret kadar. Çünkü aydın cesaretinin olmadığı yerde düşüncenin esareti başlıyor...
Ekrem DUMANLI
24.01.2006
Zaman |