|
 |
|
 |
|
Tarihi Açıdan Azınlıklara Tanınan Haklar Ve Biz |
|
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı
-
I- KONUNUN TAKDİMİ
Türkiye'de azınlıkların temel hak ve hürriyetleri ile alâkalı verilen bilgilerin sağlam esaslara dayandırılabilmesi için, tarihî gelişmelerin göz önünde bulundurulması icabetmektedir. Evvelâ şunu belirteyim ki, 1071'den yani 909 seneden beri, şayet bu uzun tarih dönemeci içerisinde biz müslüman Türkler, azınlıkların hak ve hürriyetlerine saygı göstermeseydik, bugün Türkiye'de az da olsa azınlıklardan söz edilebilir miydi? Aynı tarih dilimi içerisinde İspanya'da müslüman azınlıktan eser kalmaması, Avrupalılar, daha doğrusu hristiyan milletler ile bizlerin yani müslümanların, bu konudaki gerçek tutumlarını göstermektedir. Biz bu tür mukayeseleri bir tarafa bırakarak, 909 sene içerisinde azınlıklara ne gibi haklar tanımışız? Bunu nazarlarınıza arzedelim.
Azınlık ta'birine verilen mana, küçük farklarla da olsa, zaman içinde değiştiğinden, konuyu, üç ana başlık altında özetlemek istiyorum:
Birincisi: Tanzimat 'tan önceki dönem diye ifade edebileceğimiz yaklaşık sekiz asırlık devredir.
İkincisi: Tanzimat 'tan Lozan andlaşmasına kadarki devredir.
Üçüncüsü: Cumhuriyet dönemidir. Son dönem hakkındaki ayrıntılı bilgileri değerli, bu devreye kadar olan gelişmeler üzerinde daha tafsilâtlı olarak duracağız.
- II- TANZİMAT'A KADAR AZINLIKLAR HUKUKU VE BİZ
Türkler, devlet olarak müslüman oldukları 920 tarihinden 1926 yılına kadar, temel hukuk nizamı olarak İslâm hukuku nu benimsemiş ve tatbik etmişlerdir. Bu sebeple konuya, İslâm hukukundaki nazarî durum ve müslüman Tük devletleri ve özellikle Osmanlı Devleti ndeki tatbikât açısından bakacağız. İslâm hukukunda insanlar, mensup oldukları dinlerine göre birbirinden tefrik olunurlar. Vatan ve millet mefhumları yerine, aynı dinin tâbi'leri demek olan ümmet kavramı bu sebebden dolayı gündeme gelmiştir. Selçuklu ve Osmanlı Devletinin ilk dönemlerinde, vatandaş demek olan ra'iyye, müslüman ve gayr-ı müslim olarak ikiye ayrılır. Rumlar ile Ermenilerin Hristiyan ve Türklerin ise tamamen müslüman olmaları tesâdüf kabilinden ve kaderin bir cilvesidir(1).
Bu sebeple eski hukukumuzda, İslâm ülkesinde ikâmet eden insanlar, dinlerine ve tâbi oldukları devlete göre üç ana gruba ayrılırlar:
- Müslümanlardır ve İslâm ülkesinin asıl vatandaşıdırlar.
- Zimmîler dir. Yani müslüman olmadığı halde, zimmet akdi ile İslâm ülkesinin hâkimiyeti altında yaşamayı kabul eden ve İslâm ülkesinde devamlı ikâmet hakkına sahip olan insanlardır. Mürtedler yani İslâm'dan dönenler dışında, bazı görüş ayrılıkları bulunmakla beraber bütün din mensupları, bu statüyü kazanabilir. İslâm ülkesinde asıl azınlık statüsüne sahip olan bunlardır. Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde, bu grubun başını, hristiyanlar, yahudiler ve mecusiler teşkil etmiştir. 3) Müste'menlerdir. Bu, kendilerine geçici olarak İslâm ülkesine girme ve ikâmet etme izni verilmiş olan yabancı gayr-ı müslim lere denir. Bunlar daha ziyade yabancı statüsünde bulundukları ve hakları açısından zimmî lere benzedikleri için, ayrıca üzerinde durmayacağız(2).
Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinde, yukarıdaki üçlü taksim aynen benimsenmiş ve Dünyanın neresinde olursa olsun, Dar'ül-İslâm denilen İslâm ülkesi vatandaşı olan müslümanlar, yine bir İslâm ülkesi olan kendi devletlerinin vatandaşı gibi kabul edilmişlerdir. Yani, bütün İslâm devletleri, tek statüde kabul edilerek "Birleşik İslâm Devletleri " nazariyesi fiilen uygulanmıştır. Bunun tek istisnası İran'dır. Dolayısıyla, millet farkı gözetmeksizin her müslüman, meselâ Osmanlı Devleti ni kendi devleti gibi gördüğünden, kesinlikle azınlık mefhûmunun içine müslümanlar dahil kılınmamıştır. Kendileri "Birleşik Hristiyan Avrupa Devletleri" nazariyesini tatbik için gayret gösteren Avrupalıların, bugün Anadolu'da yaşayan bir kısım vatandaşlarımızı, azınlık olarak gösterme gayretleri, dinimize ve tarihî realiteye terstir. Zira müslüman ülkede, müslüman unsur Bütün Osmanlı Kanunnâmeleri nde, müslüman, zimmî ve harbî şeklindeki üçlü ayırımın sebebi budur. Gayr-ı müslim ler ise, Anadolu fetholalıdan beri, Anadolu'da azınlık statüsündedir. Bu esas, Tanzimat 'tan sonra ve özellikle 1285/1868 tarihli Tâbi'iyyet-i Osmaniye Kanunnâmesi ile bozulmuştur(3).
Azınlık kavramını kısaca açıkladıktan sonra, şimdi de azınlıklara tanınan haklar üzerinde duralım:
Bu konudaki genel prensibi belirttikten sonra, bazı ayrıntılar üzerindede durmak istiyoruz: Hem Selçuklu ve hem de Osmanlı Devleti'nde, müslümanlara tanınan hak ve hürriyetler, zimmî denilen gayr-i müslim vatandaşlara da, bazı istisnaların dışında tanınmıştır. Tanzimat ve Islâhât fermanlarıyla, hak ve hürriyetlerin yeni yeni tanındığı şeklindeki iddia, Avrupalıların kuru bir iftirası ve bizdeki tarihi bilmeyenlerin de buna, bilerek veya bilmeyerek aldanmasından başka bir şey değildir. Zira müslüman Türk devletleri, kendilerine, "Bize tanınan haklar onlara da tanınır; bize yüklenen ödevler onlara da yüklenir" şeklindeki hadisi, esas olarak kabul ve tatbik etmişlerdir. Müste'men denilen yabancılar da, zimmîler gibidirler. Ancak, İslâm ülkesinde sadece geçici ikamet hakkına sahip olmalarından dolayı, devamlı ikamet nimetinin külfetleri bunlara yüklenmez(4). Bu genel esaslardan sonra şimdi de bazı ayrıntılar üzerinde durmak istiyoruz:
- Siyasî ve İdarî Haklar
Bu haklar sadece zimmî lere tanınmıştır. Bu konuda şu iki hususun bilinmesinde yarar vardır:
Birincisi: Zimmîler , İslâm ülkesinin vatandaşı olduklarından kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptirler. Din ile bağlantısı bulunmayan alanlarda zimmî ler de kamu görevlisi olabilmektedir. Bu kâidenin tek istisnası, zimmîlerin devlet başkanlığı, ordu komutanlığı, valilik, sancak beğliği, sadâret ve kadılık gibi, hâkimiyet hakkını kullanma manasını ifade eden görevlere getirilemeyişleridir. Osmanlı Devleti nde durum böyledir. Tanzimat 'tan sonra bazı zimmîlere bakanlık görevi bile verilmiştir. Bu arada zimmîler, kendi cemâatleri içinden seçilen ve devlete karşı sorumlu bulunan dinî bir şef tarafından idare olunmaktadırlar. Hristiyan cemâatlerin başında patrik ve metropolitler, Yahudilerin başında ise hahambaşılar bulunuyordu(5).
İkincisi: Seçme ve seçilme hakları konusunda ise şunlar söylenebilir: Seçimle işbaşına gelen halifenin kendisi müslüman olması gerektiği gibi, seçmenlerinin de müslüman olması icabeder. Şûra meclisi yani yürütme meclisinin üyeleri konusunda da, zimmî lere seçme ve seçilme hakkı uygulamada tanınmamıştır. 1876 tarihli İntihâb-ı Meb'ûsân Kanunu ile bu esaslar çiğnenmiş ve zimmîlere, İslâm'ın verdiğinden fazlası verilmeye kalkışılmıştır. Neticesi de Osmanlı Devleti nin zayıflaması ve yıkılması olmuştur. Bugün kendilerini hukuk devleti ilan eden bir çok devletlerin, başta Amerika olmak üzere, siyahlara yeni yeni seçme ve seçilme hakkı tanınırken, bize çeşitli teraneler okumaları, her halde iyiye işaret değildir(6).
- Temel Hak ve Hürriyetler
Konuyu ana başlık larıyla özetlemek gerekirse;
- Zimmîler şahsî hak ve hürriyetlerden tıpkı müslümanlar gibi yararlanmışlardır. Bunlar için de bazı cüz'î sınırlamalar dışında, seyahat hürriyeti, şahsın dokunulmazlığı ve mesken hürriyeti gibi hak ve hürriyetler vardır. Hem de Avrupalının, kadınları insandan saymadığı günden beri vardır. Bu konuda tarihimiz, bütün insanlığa ibret olacak şeref sayfaları ile doludur. Seyahat ve ikâmet hürriyetlerinin tek istisnası, Kur'ân 'ın emriyle zimmî lerin Hicaz bölgesine sokulmamalarıdır. Bu arada zimmîlerin mesken ve ikâmetgah hürriyetleri, Osmanlı Devleti nde, kendilerine müslümanlara zarar vermeyecek şekilde tanzim olunmuştur. Zimmîler, genellikle şehrin kenar semtlerinde, Rum, Ermeni ve Yahudi mahallelerinde gruplar halinde iskân edilmişlerdir. Meselâ 1582 tarihli bir fermanla zimmîlerin İstanbul'da Eyüp semtinde oturmaları yasaklanmıştır. Muhtelif fermanlarla, İslâm hâkimiyetin in nişânesi olarak, zimmîlere ait evlerin müslümanların evlerinden yüksek olmaması emredilmiştir(7). Zimmîlere şahsî hak ve hürriyetlerinin, meşrû' dairede tanındığını, aslen Macar olan bir müsteşrik şöyle ifade etmiştir: "500 sene hâkimiyetleri altında yaşadığımız Osmanlılar, bize hayat hakkı tanımasalar ve günde bir gayr-i müslim öldürselerdi, bugün Yunan, Sırp, Bulgar ve Romen halkından bahsedilemezdi".
- Zimmîler e din ve vicdan hürriyeti de meşrû dairede tanınmış ve tatbik edilmiştir. Osmanlı hukukunda zimmî lerin dinleri ile başbaşa bırakılmaları, İslâm'dan alınan temel bir prensiptir. Ancak İslâm hâkimiyeti ile bu hürriyetleri dengelemek için bazı kayıtlamaların getirildiği de inkâr olunamaz. Evvelâ, İslâm devletler hukukuna göre, sulh yolu ile fethedilen ülkelerde mevcut olan zimmîlerin ma'bedlerine dokunulmaz, ancak yenilerinin inşasına da izin verilmeyebilir. Savaş yoluyla fethedilen topraklarda ise, İslâm devleti nin reisi, âmme maslahatı na dayalı bir takdir hakkına sahiptir. İsterse, eskileri de yıktırabilir.
Bu şer'î hükümler e rağmen, Fâtih Sultan Mehmed'in savaş yoluyla fethettiği İstanbul'daki kiliselerin bir kısmını olduğu gibi bırakması, müslüman Türklerin din ve vicdan hürriyetine verdiği önemi göstermektedir. Ebüssûud, bunu fetvasında belirtmiştir. Yine Fâtih'in Sırp Kralı Brankoviç'e Macar Kralı'nın "Sırbistan'ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim, Protestan kiliselerini yıkacağım" dediğini bile bile, eğer devletime itâat ederseniz, her camiinin yanında bir kilise inşâ edilecek; buralarda herkes kendi Hâlıkına ibâdet edecek" cevâbını vermiştir(8). Sâniyen, Zimmîler , haç ve çan gibi dini sembollerini, ma'bedleri içinde izhâr edebilecekleridir. Ancak müslümanların sâkin oldukları şehirlerde, ma'bedleri dışında izhar edemeyeceklerdir. Bu sembollerini reklam ve propoganda için asla kullanmıyacaklardır Sâlisen, zimmilerin düşünce toplantı ve eğitim hürriyeti de mevcuttur. Ancak bu hürriyetlerin şer'î hükümler e aykırı olmayacak şekilde kullanılması şarttır. Kendilerine has mekteplerinde, çocuklarını eğitme ve dinlerini öğrenme hakkına sahiptirler. İstanbuldaki okulları bu hürriyetin canlı şahitleridirler.
Zimmîlere, devlet bütçesinden finanse edilen kamu hizmetlerinden yararlanma , bazı istisnalar dışında sosyal güvenlik kurumlarından istifade etme ve çalışma hakkı da tanınmıştır. Biz ayrıntıya girmiyoruz.
- Diğer Haklar
Yani zikredilenlerin dışında kalan mevzularda, bir kısım cezaî hükümler, aile ve miras hukukuna ait inanç farklılığından doğan bazı müesseseler dışında, zimmî ler, tamamen müslümanlar gibidirler. Yani akideye dayanmayan konularda, müslümanlar gibidirler. Yani akideye dayanmayan konularda müslümanların tabî olduğu hükümlere tâbi'dirler. Şer'iye sicillerini tetkik edip de, Yorgi yerine Ahmed'in ve İlzak yerine Mehmed'in mahkûm edildiğini görenler, bu esasların satırlarda kalmadığını müşahede edeceklerdir. Zimmîler in mülkiyet hakkı başta olmak üzere her haklarına riayet edildiğini görmek istiyenler, binlerce sayfayı bulan ve adetleri 20.000'i geçen şer'iye mahkemesi kararlarına mürâcaat edebilirler(9).
- Vazife ve Mükellefiyetleri
Yukarda kısaca bahsedilen hak ve hürriyetlerden yararlanan zimmî lerin bazı vazife ve mükellefiyetleri de söz konusudur. Bunları birer cümle ile özetlemekte yarar vardır:
Evvelâ, belli şartları taşıyan şahıslardan alınan cizye vergisi karşılığında, zimmî ler, askerlikten mu'âfdırlar. Yani cizye vergisi aslında ek bir mükellefiyet sayılmaz.
Sâniyen, arazilerinden harâç denilen bir vergi vermekle mükelleftirler. Osmanlı Devleti , Anadolu ve Rumeli arazisini aslı harâc î arazi olan mirî arazi statüsünde kabul ettiğinden, bu vergide müslümanlar ile zimmî ler aynıdır.
Sâlisen, gümrük vergisinde zimmî lerden alınan nisbet müslümanlarınkinden fazladır. Ancak kapitülasyonlarla bu nisbet çok düşürülmüştür. Bunlardan başka zimmîlerin bazı vecibeleri daha vardır. İslâm'a hakaret sayılabilecek ve müslümanları gözden düşürecek hareketlerden kaçınacaklardır. Dinlerinin reklâm ve propogandasını yapamayacaklardır. Sadece gayrimüslim lerin yaşadığı şehirlerin dışında, içki ve domuz satamayacaklardır. Kılık kıyafet ve benzeri hususlarda müslümanları taklit edemeyeceklerdir. Bu sebepledir ki, Osmanlı Devleti , zimmîlerin kıyâfetleri açısından bazı sınırlamalar getirmiştir(10). Daha fazla ayrıntıya girmiyoruz.
Tanzimat 'tan önce azınlıkların hak ve hürriyetlerini böylece özetledikten sonra, şu iki hususun da vuzuha kavuşturulmasını istiyoruz:
Birincisi: Müslüman ecdadımız, günümüzdeki Avrupalılar gibi çifte standartlı davranmamıştır. Nazarî planda va'd ettiğini, uygulamadaki bazı hatalar dışında aynen tatbik etmiştir. Bunun canlı bir misalini, zimmî lere tanınan hakları yazılı bir emir ve ahidnâme haline getiren Fâtih Sultan Mehmed'in şu fermanında görüyoruz:
"Galata Zimmilerine Verilen Ahidnâme "
(Galata zimmî lerin ahidnâmesidir. Ebül-Feth Sultân Muhammed Hân İstanbul'u feth eyledükde vermiştir. Rumca yazılub üzerine tuğra çekilmiştir)
"Ben Ulu Padişâh ve ulu şehinşâh Sultan Muhammed Hân bin Sultân Murâd'ım. Yemin ederim ki, yeri göğü yaradan Perverdiğar hakkı içün ve Hazret-i Resûlün-Aley'is-Salâtü Ve's-Selâm-pâk, münevver, mutahhar ruhu içün ve yedi Mushaf hakkı içün ve yüz yirmi dörtbin peygamberler hakkı içün, de-dem ruhîçün ve babam ruhîçün, benim başım içün ve oğlanlarım başîçün, kılıç hakkîçün, şimdiki hâlde Galata'nın halkı ve merdüm-zâdeleri atebe-i ulyâma dostluk içün Babalan Pravizin ve Markizoh Frenku ve tercümanları Nikoroz Baluğu ile Kal'a-i mezkûrenin miftâhın gönderüb bana kul olmağa itâat ve inkıyâd göstermişler. Ben dahi;
- Kabul eyledim ki, kendülerin âyinleri ve erkânları ne vechile câri ola-gelirse, yine ol üslûb üzere âdetlerin ve erkânların yerine getüreler. Ben dahi üzerlerine varub kal'alarını yıkub harâb etmeyem.
- Buyurdum ki, kendülerin malları ve rızıkları ve mülkleri ve mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve bilcümle metâ'ları ve avretleri ve oğlancıkları ve kulları ve câriyeleri kendülerin ellerinde mukarrer ola, müte'ârız olmayam ve üşendirmeyem.
- Anlar dahi rençberlik edeler. Gayrı memleketlerim gibi deryâdan ve kurudan sefer edeler, kimesne mâni ve müzâhim olmaya, mu'âf ve müsellem olalar.
- Ben dahi üzerlerine harâc vaz' edem, sâl be-sâl edâ edeler gayrılar gibi. Ve ben dahi bunların üzerlerinde nazar-ı şerifim dirîğ buyurmayub koruyam gayrı memleketlerim gibi.
- Ve kiliseleri ellerinde ola, okuyalar âyinlerince. Ammâ çan ve nâkûs çalmayalar. Ve kiliselerin alub mescid etmeyem. Bunlar dahi yeni kilise yapmayalar.
- Ve Ceneviz bâzirgânları deryâdan ve kurudan rençberlik edüb geleler ve gideler. Gümrüklerin âdet üzere vereler. Anlara kimesne te'addî etmeye.
- Ve buyurdum ki, yeniçerliğe oğlan almayam ve bir kâfiri rızâsı olmadan müslüman etmeyeler ve kendüleri aralarında kimi ihtiyâr ederlerse maslahatları içün kethüdâ nasbedeler.
- Ve buyurdum ki, evlerine doğancı ve kul konmaya ve kal'a-i mezkûre halkı ve bâzirgânları angaryadan mu'âf ve müsellem olalar.
Şöyle bileler, alâmet-i şerife i'timâd kılalar.
Tahrîren Fî Evâhir-i Cemâziyelûlâ sene seb'in ve hamsîn ve semâne-mi'ete" (857 H./1453 M.)(11).
Galata Zimmîler'ine Verilen Ahidnâme
İkincisi: Bazı araştırmacıların, Osmanlı Devleti nin, ülkesinde yaşayan bütün zimmî lere aynı hakları tanımadığı ve çoğunluğunun üzerinde velâyet hakkını kullandığı şeklinde özetlenebilecek olan yanlış tesbit ve tevilinin tashihidir. Önce, Osmanlı Devlet'inin zimmîlere ait hakları ülkesindeki bütün zimmîlere tanıdığının delili, sayıları milyonları bulan mahkeme kararları yani şer'iye sicil kayıtlarıdır. Sonra, velâyet hakkı konusu iyice anlaşılamadığından mes'ele birbirine karıştırılmaktadır. Osmanlı Devleti, İslâm devletle umumî hukukunun ülül-emre tanıdığı yetkiye dayanarak, özellikle I. Murad'dan itibaren gayr-ı müslim esirlerin beşte birini devlet hazinesine köle olarak almıştır. Bunlara köle muâmelesi yapmak yerine, kapıkulu askerleri adıyla yeniçeriliğe, ortakçı kullar adıyla padişah hâslarında çiftçiliğe, koyun ve sığır kulları adıyla da, hazineye ait koyun ve sığır sürülerinin bakımına alıkoymuştur. Elbetteki bu çeşit gayr-ı müslimler üzerinde velâyet hakkına sahiptir; yoksa bunlar asla zimmî statüsünde değillerdir.
- III- TANZİMATTAN SONRAKİ DÖNEMDE AZINLIKLAR VE BİZ
Konuya girmeden önce iki noktaya dikkat çekmek istiyorum:
- Tanzimat ve bunu takip eden fermanlar, bugün bilinenin ve maalesef öğretilenin tersine, Türk hukuk tarihinde ilk hak ve hürriyetler manzumesi değillerdir. Müslüman ecdadımızın, hak ve hürriyet anlayışı, şer'-i şerif ve kanun -ı münif dediği hukukunda mevcuttur.
- Biz Tanzimat ın lüzumuna değil, tutulan yola karşıyız. O dönemde yeni bir düzenleme yapılmalıydı ve tatbikat perişan vaziyetteydi. Ancak körü körüne Avrupayı taklit, tanzimat değil, tahribât oldu.
Şimdi asıl konumuza geçebiliriz:
- Siyasî gelişmeler ve Osmanlı Devleti nin gün geçtikçe daralması göz önüne alınırsa görülecektir ki, "yeniden düzenlemeler" demek olan Tanzimat , Osmanlı Devleti'nin kendi isteğiyle ve kendi yararına olarak yaptığı yeni ve yararlı düzenlemeler değildir. Tam aksine, maalesef Osmanlı Devleti, kukla haline gelmiş ve Avrupa devletleri oradan üfledikçe o burada oynar olmuştur.
Bu acı halin en acıklı neticelerini, devletler hususî hukukunda görüyoruz. Osmanlı Devleti 'nin zayıflaması, dış devletlerin baskısı ve Osmanlı hukuk nizamının icradaki bozukluklardan dolayı sarsılmış olması, azınlıkların haklarını görünürde savunan siyasî hareketlere hız kazandırıyordu. İç ve dış baskıların telkin ve tahriki ile haddini aşan II. Mahmud, şöyle diyebiliyordu: "İsterim ki, bundan sonra müslümanlar camide, hristiyanlar kilisede ve yâhudiler havrada biribirinden ayrılsın"(12). Yani diğer alanlarda eşit olsunlar. Halbuki İslâm hukuku na göre, saydığımız istisnalar dışında zâten eşitlik vardı. Azınlıkların isteği ise, siyasî eşitlik yani hâkim unsurun müslümanlar olmaması idi. Padişah böyle derken, hristiyan bir yetkili de şunu itiraf ediyordu: "Türklerle hristiyanlar arasındaki fark, sadece elbisede, isimde ve selâm tarzındadır"(13). Bu anlayışı, Ermeni katoliklerin bir millet olarak tanınması takip ediyordu.
Nihâyet, 1839'da müslüman ve gayr-i müslim teb'anın can, ırz ve mallarının korunmasını teminat altına almak üzere Gülhâne Hatt-ı Hümâyûn'u ilan edildi. Bu fermanla Avrupalılar, istedikleri tam eşitliği elde edememişlerse de, en azından va'dini almışlardır. Tanzimat 'la birlikte sancak ve eyâlet merkezlerinde müslüman ve zimmî üyelerden oluşan meclisler kurulmuş ve her ihtifâlde azınlıklardan bahsedilir olmuştur. 1844'de hristiyanların mezhep değiştirme yasağı kaldırılmıştlır. Bütün bunlar, Avrupalıları tatmin etmemiştir. Zira onların arzusu, azınlıkları hâkim unsur haline getirmeleri ve bu konuya mani teşkil eden İslâm milletler hukuku kâidelerinin terkidir. İşte bu baskılar sonucu Islâhât Fermanı ilan edilmiştir.
- Azınlıkların İslâm hukuku ndaki statüsünü bir İslâm devleti olan Osmanlı Devleti 'nin eliyle değiştirmek gayesiyle ve gayr-ı müslim lerle ilgili olarak ilan edilen 1856 tarihli Islâhât Fermanı ile elde edilen veya edilmek istenen şunlardı: Avrupalıların kulağına hoş gelmesi için mezhep hürriyetinin icrası va'dedilmiştir. Halbuki İslâm hukukunda da bu hürriyet vardır. Avrupalılar mürted hakkındaki şer'î hükmü değiştirmek istemişlerse de, buna muvaffak olamamışlardır. Bütün baskılara rağmen, sadece karma mahkemelerde gayr-ı müslimlerin şahitliği kabul edilmiştir. Azınlıkların mahâllî meclislerde temsili esası getirilmiştir. Fermanın yeni gibi gösterdiği, davaların neşir ve ilânı, işkencenin kaldırılması gibi hususlar, zaten şer'-i şerif de vardır(14). Bu ferman, ne müslüman ve ne de gayr-ı müslim teb'a tarafından beğenilmemiştir. Müslümanlar kendi ülkelerinde garip olduklarının farkına varırken, gayrımüslimler de iyice şımarmışlardır. İslâm devletler hukukunun esaslarının devre dışı bırakılması, müslümanları çileden çıkarmıştır. O zamanki otoritelerin ifadesiyle, bu ferman, Osmanlı Devletinin ölümünü hızlandıran zehir iğnesi olmuş ve siyâsî çatışmalar bundan sonra başlamıştır. Hersek ve Bulgar isyanları bu fermanın meyveleri arasındadır(15).
- 1876 tarihli Kanun-ı Esasî, vatandaşlık mefhumunu, "müslim , zimmî ve müste'men " üçlüsünden çıkarmış ve Osmanlı ülkesinde bulunan herkesi eşit şekilde Osmanlı saymıştır. Yani bu herkes mefhumunun içine hristiyan ve yahudiler de dahildir ve Türklerin hâkim unsur vasfı ortadan kalkmıştır. Artık İslâm milleti değil, Osmanlı milleti vardır. Bunu 1864'de vilâyetlerdeki meclislere azınlıktan üyelerin de katılması; hukuk ve cinâyet meclislerine gayr-i müslim üyelerin atanması ve nihâyet 1879'da Adliye ve Mezâhib Nezâretinin kurulması takip etmiştir. Azınlıklar, İslâm devleti ne tâbi olmanın bir alâmeti olan cizye nin de önce adını bedel-i askerî olarak değiştirmişler, sonra askere alınma çabalarına girişmişlerdir. Bunu, İslâm'ın asırlardır tanıdığı din hürriyetini istismarları takip etmiş ve bu hürriyetin sınırları yeni kilise ve havra inşası talepleriyle de kalmayarak, kendi dinlerinin propogandasına kadar vardırmışlardır. II. Meşrûiyetten sonra iyice azıtan azınlıklar, Osmanlı devletinin iki üç bakanı kendilerinden olduğu halde, yine de haklarımız çiğneniyor diye Avrupalı devletlere Osmanlı Devleti ni şikâyet etmişlerdir. Nihâyet Osmanlı devleti yıkılınca, ona diş bileyen kandırılmış müslümanların ve nankör gayr-ı müslimlerin hali, bugün Filistin'de, Suriye'de, Lübnan'da, Balkanlar'da ve Rusya'da gün gibi ortadadır. İbret alınırsa, tarih tekerrür etmeyecektir(16).
- IV. CUMHURİYET DÖNEMİNDE AZINLIKLAR VE BİZ
Cumhuriyet döneminde, azınlıklarla ilgili bazı genel kanaatlerimi özetleyerek bu yazıya son vermek istiyorum:
- Laiklik ilkesi kabul edildiği için, asırlardır, Anadolu'nun hâkim sınıfı olarak kabul edilen müslümanlar ve özellikle müslüman Türklerin bu imtiyazı sona erdirilmiş ve azınlıklar da Türk vatandaşı olarak her çeşit siyasi ve sosyal haklardan yararlanmaya başlamıştır. Artık azınlıkların haklarından değil, azınlık imtiyazlarından ve yüce haklarından bahsedilmektedir. Lozan Andlaşmasının 38,39,40 ve 41. maddeleri, laiklik ilkesinin sadece müslümanlar için konduğunu açıkça göstermektedir. Sadece 40. maddeyi hatırlatmamız yeterli olacaktır kanâatindeyiz:
"Gayr-ı müslim ekalliyetlere mensub olan Türk teb'ası hukuken ve fiilen diğer Türk teb'aya tatbik edilen aynı muâmele ve te'minâtdan müstefîd olacaklardır. Bunlar bilhâssa, masrafları kendilerine ait olmak üzere, her türlü müessesât-ı hayriye, diniye veya içtimâiyeyi, her türlü mektep ve sâir müessesât-ı ta'lim ve terbiyeyi te'sis, idare ve murâkabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve âyîn-i dinîlerini serbestçe icra eylemek hususlarında müsâvi hukuka mâlik olacaklardır."
Müslümanlara ait camiler yıkılırken, medreseler kapatılırken ve ezan bile Arapça okutulmaya müsaade edilmezken, gayr-ı müslim lere tanınan sınırsız hürriyetler, sizlere Sayın Ahmet Kabaklı'nın "Temellerin Duruşması " kitabını okumanızı tavsiye etmekden başka yorumumuzun bulunmadığını belirtme mecburiyetini hissettirmektedir.
- Mesele bununla da kalmamıştır. Özellikle Cumhuriyet in ilk dönemlerinde, asırlardır azınlık olan gayr-ı müslim ler asıl vatandaş, hâkim sınıf olan müslüman Türkler azınlık durumuna sokulmuştur. Bu hal, hususan din ve vicdan hürriyeti açısından böyledir. Dokuzyüz senelik tatbikatın tersine, müslümanlara ait mevlitler yasaklanırken, hristiyanlara ait yılbaşı ve noel baba kutlamaları resmî hale getirilmiştir. Çarşılarda, açıkca domuz ve şarap satılması teşvik edilirken, müslümanlara ait tesbih, takke ve Kur'ân satılması bir zamanlar yasak edilmiştlir. Namaz kılanın devlet bünyesine alınması sakıncalı bulunurken, Ermeni olan Agoplar devletin beyin müesseselerinin başlarına ve özellikle yahudi menşeliler de hâriciyeye yerleştirilmeye başlanmıştır. Bütün bu garâbetler, kısmen de olsa sona erdiğinden, meseleyi uzatmak istemiyoruz.
- Cumhuriyet döneminin başlarında ve 1950 öncesine rastlayan zamanlarda, gayr-ı müslim lere ait vakıflar ve mektepler büyük bir itina ile himâye görürken, müslümanlara ait vakıflar çarçur edilmiştir. Ali Himmet Berki 'nin tesbitine göre 200 ile 300 bin arasındaki vakıf malı İstanbul'da,çoğunlukla da gayrımüslimlere olmak üzere, yok pahasına satılmıştır. İki caminin arası ölçülmüş ve eğer 500 metreyi geçiyorsa, küçük olanı yıkılmıştır. Hamdolsun öz yurdumuzda azınlık statüsünden kurtulmaya başladığımızdan beri, bu konulara da sahip çıkmaya başlamışızdır.
- 1923 tarihli Lozan Muâhedenamesi ise, ekalliyetlerin himâyesi için 9 madde sevkederken, öz vatanında ekalliyet durumuna düşen müslüman Türk halkı için, ciddi bir şey ortaya koyamamıştır. Bu arada fethin ve İslâm'ın sembolü olan Ayasofya'da, Fâtih 'in cami halini değiştirenlere lanet etmesine rağmen, yâd eller tarafından, eski haline çevrilememişse de, asıl maksadı da ortadan kaldırılarak müzeye çevrilmiştir. Kanaatimize göre, Ayasofya, Lozan'ın "Türk hükümeti, mezkûr ekalliyetlere ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve sair müessesât-ı diniyeye her türlü himâyeyi bahş eylemeyi taahhüd eder" şeklindeki 42. maddesinin III. fıkrasına dayanılarak kapatılmıştır. Ancak kapatılma kararı, hem eski vakıf hukuku açısından ve hem de kararın şekli açısından hukuka aykırıdır. Zaten bakanların bir çoğu da imzalamamıştır(17).
Netice olarak, Lozan Muâhedenâmesinden sonra, İngiliz Avam Kamarasında "Türklerin istiklalini ne için tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, yahudi olan Lord Gürzon şu cevabı vermiştir: "İşte asıl bundan sonraki Türkler, bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz". Yine kendisi gibi yahudi olan Nayim Hayun ise "Siz Türkiye'nin mülkî istiklalini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâm'ın bayraktarlığı vasfını, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum" demiştir. Ve gerçekten de Nayim, Türk murahhaslar heyetinin müşaviri durumundadır. Ancak müslüman Türk milleti rahmet-i ilâhiyyeden ümit kesmemiştir ve Yüce Allah da, bin senedir dininin bayraktarı olan Türk milletini yine eski haşmet ve şevketine kavuşturacak günlere getirmiştir. Yani tekrar müslüman Türk milletinin hâkim sınıf ve azınlıkların da azınlık olacağı bir devreye girmiş bulunuyoruz. Bu silsilenin son halkası Ayasofya'dır ve bazı yahudi bozmaları istemese de, tekrar ulu ma'bed haline gelecektir.
(1) Islahat-ı Kanuniye, BOA, YEE, 14-1540, sh. 4 vd.
(2) Zeydan, Abdülkerim, Ahkâm'üz-Zimmiyyîn, 10 vd.;Cin, Halil/Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi , c. II, sh. 310 vd.
(3) Takvim-i Vakâyi, No: 1044; Cin/Akgündüz, II/313-314.
(4) Kasani, Bedâyi', VII/100.
(5) Zeydan, Ahkâm, 76-83; Ahmed Refik, Hicrî 12. Asırda İstanbul Hayatı, sh. 227 vd.
(6) Düstur, II. Tertip, I vd.; Zeydan, Ahkâm, 83-85.
(7) Ahmet Refik, 53-54, 83-84, 157, 105, 713.
(8) Zeydan, Ahkâm, 95-98.
(9) Rehber-i Mu'âmelât, Bend, 213 vd.; Zeydan, Ahkâm, 130-136.
(10) Cin/Akgündüz, II/318-319.
(11) Paris, Bib. Nat. ms. fonds turc anc. n. 130, fol. 78.
(12) BOA, YEE, 14-1540, sh. 23.
(13) Fındıkoğlu, Z.F., Tanzimat ta İçtimaî Hayat, Tanzimat I, İstanbul 1940, sh. 619.
(14) Düstur, I. Ter. I/4 vd.; BOA. YEE, 14-1540, sh. 24. vd.
(15) Cevdet Paşa, Tezâkir, c. 1-12, sh. 68 vd.
(16) Cin/Akgündüz, II/336-337.
(17) Lozan Muâhedenâmesi, md. 42.
|
|
|
© Ayhan Çetinkaya - 2004
|
|
|
|
|
|
|
|