Sazak'lıların Buluşma Noktası...
Atatürk
Denizli
Çal
Akkent
Sazak Resim
Eski Resim
Ziyaretçimiz

“ Zahmet Ettin Ya Rasulallah! ”

Çanakkale Savaşları'ndan...

Kara savaşlarının ilk günlerinde, ileri hatlarda bulunan 26. Alay, kendinden dokuz misli kalabalık düşman askerine karşı kahramanca mücadele ediyordu. 27 Nisanda, Morto koyundan Fransız birlikleri Kerevizdere’ye doğru taarruza geçmişlerdi. Birliklerimize acil takviye gerekiyordu. Takviye birliklerden 5. Tümene bağlı 17. Piyade Alayı, deniz yoluyla Kilya’ya gelmişti. Yarbay Hasan Bey de birliklerinin önünde Kerevizdere’de, Fransızlarla her gün kanlı çatışmalara soyunuyordu.

11 Temmuz günü de şiddetli çatışmalar cereyan etmişti. Hasan Bey, siperlerde dolaşırken bir Fransız askeri dikkatini çekmiş ve kıpırdanmasından yaralı olduğunu düşünmüştü. Yarbay Hasan, dininin verdiği yüce ahlâk ve şefkat hissiyle, yerde yatan askere yardım etmek için yaklaştı. Tam yarasının olup olmadığını araştırırken; ölü numarası yapan düşman askeri birden elindeki kasaturayı Yarbay Hasan Bey’in göğsüne saplayıverdi. Hasan Bey, göğsünden oluk oluk kan aktığı halde yere yığıldı. Askerler müdahale etmiş, ancak geç kalmışlardı.

Hasan Bey’in gözleri buğulanmaya, güzel çehresi solmaya başlamıştı. Birden silkindi ve gözleriyle ufku takip etmeye koyuldu. Gözleri sanki öteleri seyre koyulmuştu. Askerlere fısıltıyla “Beni ayağa kaldırınız.” dedi. Komutanlarının son emrine uydular ve koltuklarına girerek kaldırdılar. Üstü başı kan içinde son demlerini yaşamakta olan Yarbay Hasan Bey, “Lailahe illallah Muhammedun Rasulullah” dedi ve yüzünde derin bir tatlı tebessüm belirdi. Dudaklarından son olarak şu sözler döküldü: “Niçin zahmet buyurdunuz ya Rasulallah!..” Ruhunu teslim ettiğinde, nur yüzünde ince bir huzur çiçeklendi; gözlerini sonsuzluğa daldırmış sükûn içinde yatıyordu.

“Ben, Çanakkale’deyim!”

Hâdise, 1928’de Medine-i Münevvere’de, Cemal Öğüt Hoca ile Peygamber Efendimiz’in (sav) türbedarı arasında geçer. Türbedar, tam bir Osmanlı hayranıdır. Cemal Öğüt Hoca, bir gün sorar: “Niçin bu derece Osmanlı muhabbeti? Neden Allah ve Resulünün muhabbeti, Osmanlı’yı sevmeyi gerektirir?” Türbedar, duraksamadan cevap verir: “Osmanlı’yı, İslâm namına sevmek için şu hatıram sana yeter de artar:

“1915 yılı haccında, Hindistan ulemasından Allah dostu bir zat, Rasulullah’ı ziyaret için Medine’ye teşrif etmişti. Kendisiyle tanıştık ve uzun uzun sohbet ettik. Fakat bir türlü gözünün yaşı dinmiyordu. Bu hüznün günlerce geçmediğini görünce sebebini sordum:

- Burası Cennet bahçesi, Rasulullah’ın mescidi, makamı... Neden bu ziyaret sizi sevindirmiyor; yoksa gözünüzden akan sevinç gözyaşları mı? Gözyaşları daha da çoğalan Hindistanlı âlim şu cevabı verdi:

- Keşke gözyaşlarım gönlümün sevinçlerini yansıtmış olsaydı! Bunca yıl sonra nasip oldu, o ‘Güzeller Güzelini’ ziyarete geldim. Yanında, yakınında özlem giderecektim. Fakat müşahede ettim ki, Rasulullah makamında değil... Rasulullah niçin burada değil? Yoksa benim kalp gözüm mü körelmiş? Rasulullah’ın varlığını neden hissedemiyorum? Hangi hatam, hangi günahım onunla olmaya, onunla dolmaya engeldir? İşte, geldim geleli bu düşüncelerle perişanım!

Alim zatın bu sözleri üzerine hayretler içinde kaldım, ne diyeceğimi bilemedim. Bir şey söylemeden yanından ayrıldım. Geç vakitte yatağa uzandım ve gece rüyamda Hz. Peygamber’i gördüm. Gün boyu kafamı meşgul eden düşünceler şimdi Hz. Peygamber’in açıklamasıyla dağılacaktı.

Hz. Muhammed (sav) bana şunları söyledi: “Evet, hissedilen doğrudur. Ben şimdi Medine’mde değilim, Çanakkale’deyim... Çok zor durumda olan asker evlatlarımı yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Şimdi onlara yardım ediyorum.”

“Sizi Çanakkale’de Korudu!”

Menderes, 1955’te Hindistan’a bir resmi ziyaret düzenler. Temaslarını tamamladıktan sonra yetkililere, bir âlim zatı ziyaret edip duasını almak istediğini bildirir. Halbuki bu Hintli âlim yanına gelen çoğu kimseyi kabul etmemekte ve görüşmemektedir.

Bir hayli yol alıp müşkülat çekildikten sonra, âlimin uzlet mekânına varılır. Kendisine, Türkiye’nin Başbakanı’nın ziyarete geldiği haber verilir. Alim zat gelenleri kabul eder; ama pek de hoşnut değildir. Menderes uzaklardan geldiklerini ve kendisinden dua talep ettiklerini söyler. Hintli âlim, söylenenlere itibar etmez ve asıl dua merkezinin İstanbul’da Eba Eyyub el-Ensari’nin makamı olduğunu söyler ve ekler:

“O, Rasulullah’ın mihmandarıdır, seçkin sahabelerinden biridir... İstanbul’un manevî fâtihi ve sahibidir. Böyle bir yâriniz varken, ta buralara dua için gelmeniz uygun mudur? Sen git, o mübarek zatın himmetini iste; onun şefkat ve şefaatine sığın... Biz onun ayağının tozu bile olamayız. Siz, Güzeller Güzeli’nin himayesini görmüş bir millete mensupsunuz. O, sizi Çanakkale’de, İstiklâl Harbi’nde ruhaniyetiyle korumuştur. Bunun şuurunda olunuz...”

Menderes’le konuşan bu âlim kimdi? 1915 yılında hacca giden ve Hz. Peygamberi makamında müşahede edemeyip, gözyaşları içinde günlerce ıstırap çeken o Hintli âlimden başkası değildi.

“Yetiş Ya Muhammed!”

Dr. Hikmet Arda naklediyor: “1.Tabur Kumandanı Binbaşı Lütfi Bey, uzun boylu, zayıf ve babacan bir zattı... Seddülbahir’de bizim karşımızda Fransız kıtaları vardı... Bir gün yine bir ölüm kalım harbine tutuşmuştuk. Düşman askerleri sel gibi hücuma kalktılar... Kaç dakika geçti, hatırlamıyorum; müthiş bir ‘Allah, Allah!’ nidası kulaklarımızı yırttı. Başlarında, o mütevazı ve dindar kahraman, Tabur Kumandanı Lütfi Bey...

Askerlerin başına geçmiş ve “Yetiş Ya Muhammed! Kitabın gidiyor!” diye naralar atarak ileri atılmıştı. Peşine takılıp kükreyen aslanlarla, siperlerimizi tekrar düşmandan geri almıştı... Korkunç bir rüyadan uyanır gibiydik... Sonra haber aldım ki, Binbaşı Lütfi Bey, Çanakkale’den sonra İran’da şehit olmuş. Allah rahmet eylesin.” (Amin)

Gönderen: Mehmet ATICI – Denizli (Ekim 2007)


Son Güncelleme:

© Ayhan Çetinkaya - 2007
| GERİ |
Ana Sayfa
Aktif Ziyaretçi   
 
 

© Ayhan ÇETİNKAYA - Sazak
Son Güncelleme: